|
Ana Sayfa
Tırmanış Raporları
Fotoğraf Albümü
Lojistik Bilgiler
Kürşat Avcı
Haritalar
Linkler
e-mail
English Version
|
VAY VAY DAĞI İLK KIŞ
TIRMANIŞI
(11-18 ŞUBAT 1996)
(I. Bölüm)
Güzel, güneşin gökte
pırıl pırıl parladığı çok güzel bir gün. Uzakta zirve sırtlarında ince, beyaz
kar bulutçukları uçuşuyor. Emli vadisinde ise esinti bile yok. Güneş ve durgun
havaya rağmen gölgeler yine de çok soğuk. Bunun için mola vermeden, yavaş ama
sürekli yürüyoruz. Durmak ve giyinmek hepimize zor geliyor.
Aramızdaki neşeli sohbet Sarı Memedin yurdundan beri devam ediyor. Önümüzde iki saat
kadar süreceğini düşündüğümüz bir yol var ve yaz kış defalarca geçtiğimiz,
zaman zaman bitmeyecekmiş gibi sıkıntı veren Emli Vadisin'de olmaktan üçümüzde
memnunuz. Eh, ne de olsa Erciyes, Bolkar ve Demirkazık Batı Rotası derken neredeyse iki
aydır uzağız Emli vadisinden. Alptekin ise on bir aydır ilk defa dağa geliyor zaten.
Yüzündeki çömezlere has mutlu gülücüklerin sebebi de bu olsa gerek! Önümüzdeki
uzun ve yorucu sekiz günü düşününce...
Akşampınarı'na doğru yükseldikçe kar daha fazla batmaya başlıyor. Yine de kar
durumu mükemmel sayılabilir. Daha iki hafta önce Demirkazık Batı Rotasında belimize
kadar gömüldüğümüzü düşünürsek şikayet etmeye hiç de hakkımız yok.
Tahmin ettiğimiz gibi iki saat içinde ilk kamp yerimiz olan Akşampınarı'na
ulaşıyoruz. Faaliyetin ilk günü özellikle kendimizi fazla yormuyoruz. Sırtımızdaki
12 günlük kamp yükü ve az da olsa teknik malzemenin ağırlığı var. Üstelik yorucu
geçen otobüs ve sarsıntılı bir traktör yolculuğu da cabası. Zaten Tayyare
Çukuruna ulaşmak için en az üç gün ayırdık. Eğer her şey yolunda giderse 8 gün
sonunda bir yerleşim birimine ulaşmış olacağız. Yanımızda iyi havayı bekleme ve
acil durumlar için fazladan dört günlük yiyecek ve yakıt var.
Akşampınarı'nda tek gece kalacağımız için kar duvarı örmek gibi zahmetli bir iş
ile uğraşmıyoruz. Kısa süren bir yerleşme merasiminden sonra Tunç'un emektar V-25
'indeyiz. Tıpkı eski günlerdeki gibi neşeyle sohbet edip çay içiyoruz. Gerçi Tunç
ve ben sürekli beraber tırmanıyorduk ama Alptekin çeşitli nedenlerden dolayı
neredeyse bir yıldır bize katılamıyordu. Ama üçümüzün üç yıllık ortak hayali
eski ekibi tekrar bir araya getirdi. Üç yıl boyunca kafa kafaya vererek defalarca
hakkında konuşup sonunda sadece dağa ulaşabilmek için dört ayrı plan
yaptığımız, durup durup yeni stratejiler ürettiğimiz bu tırmanışı
gerçekleştirmek için tekrar hep beraber dağlardaydık işte.
Vay Vay Dağı ve civar zirveler hakkında her türlü bilgi mevcut, ama uzaklığı ve
çıkışlarının kolay olduğu dönemlerdeki su sıkıntısı nedeniyle az gidilen, bu
yüzden de defterleri neredeyse bomboş olan doruklar. Bizleri cezbeden en önemli faktör
belki de bölgenin bakirliği. 1950 'li yıllarda bir Hawker-Huricane avcı uçağının
düşmesiyle bölge hakkında ilk yazılı bilgiler edinilmeye başlamış. Bölgeye giden
İngiliz Hava Kuvvetleri kurtarma timi bölgede araştırmalar yapmış, Boruklu ve Vay
Vay arasına sıkışıp kalmış olan Ortadağ zirvesinin varlığını da ilk olarak
onlar ortaya çıkarmışlar. Bu zirvenin yine bilinen ilk çıkışı bu ekip
elemanlarına ait. Zamanla bölgeye yabancı dağcı grupları tek tük gidip gelmişler.
Bu yabancı dağcı ekiplerinden İtalyanlar günümüze kadar tekrar edilmemiş
başarılı duvar çıkışları yapmışlar. Bunlardan belki de en önemlisi Vay Vay
Dağının kuzey duvarı olsa gerek.
Bu dağlardaki Türk tırmanışları ise Anadolu Dağcılar Birliğinin en hızlı
zamanlarına rastlıyor. Ömer Tüzel ve Ingrid Reuber'dan oluşan bir ekip tek ve kısa
bir ekspedisyonla K.Cebel, Boruklu, Ortadağ ve Vay Vay zirvelerinin ilk Türk
çıkışlarını yapmışlar. Böylece Türk dağcıları için bölge hakkındaki
bilgilere ulaşmak daha kolaylaşmış. (Verilen bilgilerin en önemlisi bölgede sürekli
bir su kaynağının olmamasıdır. Ancak 1995 yılının Ekim ayında bize yardım eden
bir çoban sayesinde sürekli bir su kaynağı bulduk.) Ancak buna rağmen uzun yıllar
boyuca bu zirvelere ikinci bir Türk tırmanışı yapılmamış. Zirvelerin defterlerine
kavuşması ise 1993 yılında gerçekleşmiş.
Bizim bu bölgedeki ilk tırmanışlarımız ise 1995 yılında gerçeklemişti. İlk
önce Ertuğrul Melikoğlu ve Tunç Fındık 13 zirveyle geri döndüklerinde, sadece
uzaklardan gördüğümüz Vay Vay hakkında birinci elden bilgi edinme fırsatı bulduk.
Ertesi yıl Mayıs ayında, Tunç bu sefer Nafiz Balcı'yla bölgede tırmanışlar
yaptı. Yine 1994 yılında Ertuğrul ve Tunç'un Tien-Şan Dağlarına gitmeleri,
Alptekin'in ise Scuba kursunda olması nedeniyle bölgede yalnız başıma
tırmanmıştım. Aynı yıl Alptekin ile birlikte 18 zirveye çıktığımız bir
tırmanışta Vay Vay Bölgesinde de tırmanmıştık.
Hepimizin ortak düşüncesi, (daha '93 yılında bölgeye gitmeden harita üzerinde)
yapmayı düşündüğümüz kış tırmanışının kolay olacağıydı, ancak yine de
hepimizin kafasında aynı sorular vardı. Tayyare Çukuruna dolayısıyla Kokorot
Vadisi'ne hangi yoldan ulaşmalıydık? Tur kayağı kullanmak faydalı olabilir miydi?
İstenmeyen bir durumla karşılaşırsak neler yapabilirdik? Tüm bu sorular ve
benzerleri bir Büyük Demirkazık, Küçük Demirkazık veya Aladağlar'daki pek çok
zirve için daha önceden denenmiş ve cevapları belli problemleri yansıtırken bu sefer
doğru cevapları biz bulacaktık.
Öncelikle çözülmesi gereken problem Kokorot'a nasıl ulaşacağımızdı. Yaz
aylarında bir günde Tayyare Çukuruna ulaşıyorduk. Kışın bu süre ne kadar uzardı?
Üstelik bu bölgeye nereden ulaşmalıydık. Karsantı, Acıman, Cevizli, Emli veya
Yedigöllerden mi?
95 kışında Cevizli'den girip taa Sulağan Kaya ve sırtlarının arkasından dolanıp
dağın altına ulaşmaya çalışmış ancak karsız olacağını düşündüğümüz
güney yamaçları karla kaplı olunca bizde Kaldı'ya çıkmıştık (Şubat 95). Ancak
görmüştük ki bu yol gereksiz derecede uzundu (Ne yazık ki deneyerek öğrenmiştik).
Acıman ve Yedigöller ise kendileri başlı başına problemler içeriyordu. Ancak
Karsantı'dan Köküt'e kadar araba bulunabilirse Kökütten Vay Vay'ın altına ulaşmak
kış şartlarında 4-5 saat sürerdi en fazla. Düşünce olarak çok güzel bir fikirdi
bu; ama 40 km yol için traktöre herhalde 10-15 milyon para vermemiz gerekirdi ki bizim o
kadar paramız yoktu. Paramız olsa bile yol kar veya heyelanlardan dolayı kapandıysa o
yolu yürümek, tırmanışı yapmaktan daha zor ve bıkkınlık verici olacaktı.
Geriye başarı şansı en yüksek gözüken Emli Vadisinden geçen yol kalıyordu. Bizde
onu denemeye karar verdik. Sarı Memedin Yurduna kadar traktörle gidecektik. Aynı gün
Emli Vadisi'ni geçip Akşampınarı'na ilk kampımızı kuracak ertesi gün ise
Güzellerin kuzey çanağında ikinci kampı atacaktık. Buraya kadar problem yoktu.
Bundan sonra ise geri dönmemize neden olabilecek problemler başlayabilirdi. Sulağan
Kaya ile K.Cebel arasındaki geçide ulaşırken geçirmesi gereken çığ kulvarları,
sırttan Kokorot'a inişin dev bir çığ çanağı olması Vay Vay Dağını görmeden
bile geri dönmemize neden olabilirdi. Eğer bu yerleri de atlatabilirsek Kokorot'ta Vay
Vay'a yakın bir noktaya üçüncü gün ulaşabilirdik. Daha sonra üç gün tırmanış
ve iki günde Emli veya Karsantı'dan eve dönüş. Kötü hava, derin kar veya
tırmanış rotalarındaki çığ etaplarını düşünmek bile istemiyorduk. Şu anda
Kokorot'a ulaşmak bizler için başlı başına bir başarıydı. Dönüş için öncelik
geldiğimiz yolu dönmekti ama gerektiğinde Karsantıdan da dönebilirdik. Bu yol çok
çok uzun olması nedeniyle normal şartlar altındaki bir dönüş için uygun
gözükmüyordu. Aslında hava ve kar şartlarına bağlı stratejik bir oyun oynuyor
gibiydik. Faaliyetimizin tarihi bile Ankara'da aramızda uzun tartışmalar sonunda karara
bağlanmıştı.
Zorlu ve iddialı (iddialı çünkü kış şartları altında hiç lojistik destek
almaksızın yedek günler dahil 12 günlük bir tırmanış planlamıştık.) gözüken
planımızın ilk adımı şimdilik problemsiz olarak atlatılmıştı.
Çadırımızı Akşam Pınarına kurarken gölgenin gelmesiyle hava aniden soğuyor.
Saatler ilerledikçe soğuk etkisini iyice göstermeye başlıyor. Önce polar ve
anoraklarımızı giyiyoruz biraz daha zaman geçiyor ve bunlar yetersiz olmaya
başlıyor ve yarı yarıya tulumlarımıza girmek zorunda kalıyoruz. Gece boyunca çay
ve yemek yaparken tırmanışımızın tek lüksü ve benim gönüllü olarak
taşıdığım Sven Hassel'in kitabını mum ışığında okuyoruz. Zaman iyice
ilerleyince uyku öncesi tuvalet için dışarı çıkıyoruz, şiddetli ve durgun soğuk
iliklerimize kadar işliyor. Dışarıda kaldığımız kısa süre içinde gökyüzüne
bakma fırsatı buluyoruz. Tek bir bulut bile yok ve gökyüzünde insanı
çıldırtabilecek kadar çok yıldız var. O kadar parlaklar ki geceyi derip ortalığı
hafif de olsa aydınlatabiliyorlar.
Önümüzde bizi bekleyen zor ve sorunlu günlere rağmen dağda olmaktan duyduğum
mutluluk havada ki soğuk kadar gerçek. Ve Akşam Pınarı'nda benim gibi düşünen en az
iki kişi daha var.
Sabah saat 6-6.5 gibi kalkıyoruz. Çadırı yeterince havalandırdığımız halde
çadırın iç tentesi bembeyaz kristallerle kaplı. Bizimki gibi iyi soluyabilen bir
çadır yeterli havalandırmaya rağmen içerde donma yaptıysa gece oldukça soğuk
geçmiş demektir. İçerdeki kristaller nedeniyle tulumlarımızın tenteye dokunan
kısımları ıslanmış, neyse ki kullandığımız malzemeler çok iyi.
Tulumlarımızdan tamamen çıkmadan ocağımızı ateşliyoruz. XGK benzin ocağını
ısıtmak için kullandığımız ispirto tutuşmakta nazlanıyor soğuk yüzünden.
Tunç tulumuyla birlikte yarı doğrulmuş hiçte uykulu olmayan bir tavırla Alptekin'i
dürtüklüyor. Alptekin ise uyanmış olduğunu bildiğimiz halde gözleri kapalı sıcak
tulumundan sonuna kadar çıkmak istemeyerek yatıyor. Sonunda bizim hınzırca
numaralarımıza dayanamayarak gözleri hala mahmur, kalkmak zorunda kalıyor.
Şansımıza hava bugün de çok güzel olacağa benziyor. Kahvaltı için yeterli suyu
eritip, tulumlar gövdemize sarılı şekilde kahvaltımızı yapıyoruz. Bu arada gün
boyunca kullanacağımız suyu da hazırlıyoruz. Hiç acelemiz yok, soğuk hava ve uzun
bir yol biraz daha bekleyebilir. Hazırlık ve kahvaltımızı saat 8.00'da harekete
geçecek şekilde yapıyoruz. O zamana kadar hava biraz olsun ısınır umudundayız.
Zaman zaman beni bile şaşırtan bir hızla toplanıyoruz. Sürekli olarak beraber
tırmanmanın ve bu tip ortamlarda bu işi beraber defalarca yapmış olmanın verdiği
alışkanlığın sonucu olsa gerek bu hız. Çadırı ve kazma krampon gibi metal aksamı
da yerleştirdikten sonra harekete hazırız. Saat tam 8.18 önemsiz bir gecikme.
Henüz 2200 metre civarındayız ama soğuk yüzünden ayaklarımız kazık gibi,
ellerimiz içinde farklı bir şey söylenemez. Isınma umuduyla yürümeye başlıyoruz.
Daha iki adım atmadan batonumun ilk boğumu içeri kaçıyor. Yaklaşık 15 dakikalık
bir uğraş sonunda problemi çözdüğümüzde artık ayaklarımızı hissetmez
durumdayız. Üstelik rahat çalışabilmek için ince eldiven kullandığım için
ellerim hiçte iyi durumda değiller. Tekrar yürüyüşe başlayıp Sıyırma Boğazına
daha doğrusu güneşe doğru koşar adımlarla ilerliyoruz. Önümüzdeki uzun günü
gereksizce harcanmış enerji ve bunun yarattığı moral bozukluğu ile karşılamış
oluyoruz böylece. Bir musibet bin nasihatten iyidir derler ya, bundan sonra dağa
gitmeden batonları mutlaka son bir kontrolden geçirmem gerektiğini yaşayarak
görüyorum. 40-50 dakika sonra güneşe ulaşıyoruz ve hemen çantalarımızı atıp
ısınmaya çalışıyoruz. Güneş ve sıcak keyfimizi tekrar yerine getiriyor. Burada
birkaç yudum sıcak sıvı alıp yükselmeye devam ediyoruz.
Kar, yükseldikçe daha fazla batıyor. Buna rağmen Sulağan Keler ile aynı hizada olan
güneşli bir tepeye kadar mola vermeden yükseliyoruz. 40 dakikalık bir yürüyüşle
Sıyırma Boğazı Sapağı'na ulaşıyoruz. Burası küçük bir çukur olduğu için
çok kar biriktirmiş, biraz ilerleyip çantaları indiriyoruz. Yürümeye başlayalı
zaman olarak çok fazla olmamasına rağmen 600 metre irtifayı bir anda aldığımız
için tahminlerimizden fazla yorulduk. Sabah iyi bir kar yakalarsak Kokorot'ta kadar
inebiliriz belki diye düşünüyorduk, ama akşam saat 6-7'ye kadar yürürsek bunu ancak
gerçekleştirebiliriz ve ertesi gün bu yorgunluğun üzerine tırmanış yapamayız. Bu
durumda 200 metre daha yükselip kamp kuracağız. Önümüzde daha çok yol var ve biz
kendimizi bir kerede tüketmemeliyiz.
Molamızı biraz uzun tutuyoruz. Aslında daha da uzun tutabilirdik ama güneşin altında
serilip dinlenen bizleri rahatsız eden küçük bir esintinin başlaması hareket
zamanını belirledi. Tekrar yola koyulduk. Önümüzdeki kar biriktirmiş olan son dik
eğimi de çıktıktan sonra ağır adımlarla, ani yükselişlerden kurtulmanın verdiği
rahatlıkla bir saat kadar daha yürüyoruz. Ve tam önümüzde küçük ama güneş alan
düzlüğün ne kadar güzel bir kamp yeri olabileceği düşüncesinin çekiciliğiyle
çantalarımızı bugün için son kez indiriyoruz. Hızla çadırımızı kurup gölge
gelip hava soğumaya başlamadan yerleşiyoruz.
Akşam yemeği için sucuklu bulgur ve yanına tatlı olarak kremalı bisküvi
hazırlıyoruz. Yemekten sonra ise çay ve kahve içip Sven Hassell'in maceralarını
okuyoruz. Bazı bölümleri tekrar tekrar okuyup kahkahalarla gülebiliyoruz. Havanın
kararmasıyla kitabımızı bir kenara bırakıp yarı yarıya tulumlara girdik. Kaldı ve
Güzeller ile ilgili geleceğe dönük projelerimizi, yarın bizi nelerin
bekleyebileceği, romanımızın kahramanları Heide, Porto ve Küçük Kardeş'in akıl
almaz yaşamlarını konuşarak geç saatlere kadar konuşup, güldük. Kısa ve hızlı
bir tuvalet çıkışı ve gökyüzüne kısa bir göz atıştan sonra tulumlara
gömüldük. Yarın zorlu bir gün daha bizi bekliyordu, bugünse bir adım daha
yaklaşmıştık hedefe, gökyüzündeki yıldızlara bakılırsa Tanrı bizlere yardım
etmeye devam ediyordu. Küçük Ayı takım yıldızını hiç bu kadar net görmediğimi
farkettim birden bire...
Sabah saat 6 gibi üçümüzde uyanmıştık. Yaptığımız ilk iş çadırın
fermuarını indirip gökyüzüne bakmak oldu. Masmavi bir sabah karşıladı bizi.
Karşımızda Kaldı zirvesi ihtişamla yükseliyordu ve havanın bozacağına dair
hiçbir belirti yoktu. Çadırımızda ise her zamanki sabah hazırlığı seremonisi
yaşanıyor. Bir tarafta kar eritilerek su hazırlanırken diğer tarafta kahvaltı
hazırlanıyor, tulumlar, çantalar yavaş yavaş toplanıyor.
Her sabah sırt çantasının yeni baştan yerleştirilmesi, hele hele günün erken
saatlerinin o buz gibi soğuğunda çadırın toplanması ve bunun daha günler boyunca
sürüp gideceğini bilmek bir süre sonra moral bozucu olabiliyor. Eğer kendinizi
yapacağınız işe yeterince vermemiş ve psikolojik olarak yeterince
hazırlanmamışsanız; güç, tecrübe, milyonların ödendiği mükemmel malzemeler ve
yetenek gibi faktörler tüm değerlerini yitirip içinizden yükselen ve sizi konfora
çağıran sese kulak verebilirsiniz (Yani geri dönersiniz).
Her sabah bütün bir gece ıslanmış ve donmuş çadırın toplanması, birleşme
yerleri donarak birbirine yapışmış direkleri elle ovarak veya hohlayarak açıp
toplamak, akşamları çadırı tekrar kurup kar duvarları yapmak, çadır içi düzenin
yeniden kurulması ve bu işlemlerin 8-9 gün boyunca tekrarlanıp durması. Tüm bunları
yaparken üşüyen, hissizleşen el ve ayaklar.
Bundan sonra faaliyetin belki de en kritik iki günümüzü yaşayacağız. Çığ
rotaları ve kötü hava; hepimizin kafasında bu ikisi var. Soğuk, donuk tenteler veya
donan çubuklar gibi günlük problemler yokmuş gibi heyecan içinde toplanıyoruz.
Kendimizi öyle kaptırmış olmalıyız ki bugün havanın diğer günlere göre çok
daha soğuk olduğunu farkedemiyoruz bile. Farkettiğimizde ise 40 dakika boyunca
yürümemize rağmen ayaklarımız tamamen taş kesmiş, benim sağ elimin baş parmağı
tamamen hissizleşmiş oluyor. Güneşe doğru koşuyoruz neredeyse. Eldivenlerimi
değiştirip daha kalın bir şeyler giyiyorum ama iş işten geçmiş durumda. Elimin
düzelmesi için sıcak bir ortama girmesi şart. Tunç güneşe ulaşmak için benim
hızımı az bulmuş olmalı ki önüme geçip iz açmaya başlıyor. Bu arada çığ
tehlikesi olan ilk bölgeye geliyoruz. Burası kısa yan geçiş ama eğim, kitaplarda
çığ riskinin en fazla olduğu söylenen 30-40 derece. Neyse ki kar çığ için uygun
bir yapıda değil. Eğer çok altlarda bir tabaka kırıp karı harekete geçirmezsek
problem yaşamayız. Bu bölgeyi çok hızlı geçip kısa bir süre sonrada güneşe
ulaşıyoruz. Güneşe çıkar çıkmaz mola veriyoruz tabii ki. Elimi koltuk altıma
sokmuş, donmuş parmağımı çözmeye çalışıyorum. Güneşinde etkisiyle parmağım
çözülmeye başlıyor. Canım çok yanıyor, küfredip yeri tekmeliyorum. Güneşle
gölge arasındaki ısı farkı bu kadar çok olabilir mi?
Donuğun tamamen çözülmesiyle rahatlayıp bir şeyler içiyorum (Baş parmağım iki
haftadan önce normale dönemeyecek). Yükselen güneşin sıcaklığı altında hepimiz
rahatız artık. Tunç bu soğuğun normal olmadığını söylüyor. Alptekin de onunla
hemfikir, benim yorum yapmam ise gereksiz görülüyor zaten.
Güneş molamız yarım saat kadar sürüyor. Sıcak, bir şeyler yemek ve sıvı almak bizi
iyice kendimize getirdi. Eğer yeterince hızlı olabilirsek çadırımızı Tayyare
Çukuru'na güneş altında kurabiliriz. Hareketlerimizde güneşi bu kadar önemsenmemiz
ne kadar garip!
Şu anda 3000 metrenin biraz üzerinde olmalıyız. Önümüzde 200-300 metrelik bir kar
kulvarı var. Çığ riski ve batak karla boğuşmamız kuvvetli bir ihtimal. Çantaları
tekrar sırtlanıp merakla ilerliyoruz. Şanslı günümüzde olmalıyız ki
çıkacağımız kulvardan büyükçe bir çığ düşmüş. Çok yukarılardan kopup
gelen bu tabaka çığının kalıntıları kar kulvarını muhtemelen taş gibi sert hale
getirmiş, üstelik beraberinde tüm çığ riskini sürüp götürmüş
olmalı. Yukarıları incelediğimizde kopup gelecek başka bir tabaka kalmadığını
görüyoruz. Büyük bir mutluluk ve heyecanla çığ kalıntılarının arasına
girdiğimizde karın tahmin ettiğimiz gibi sert olduğunu, çığ kalıntılarının
yanlarında ise karın dize kadar battığını fark ediyoruz. Bu çığ biz burayı
çıkarken düşseydi olabilecekleri ve sonuçlarını düşünmek istemeden, rahat ve
hızlı bir şekilde yükseliyoruz. Çığ neredeyse 3250 metrelik Küçük Cebel
zirvesine kadar geniş bir bölgeyi sürüp getirmiş. Teknik zorluğu bu kadar az olan
bir zirvenin bile bu kadar büyük risk taşıyabildiğini bilmek hiç bir dağın
küçümsenmemesi gerektiğini anlatıyor.
Faaliyetimizi planlarken sorun çıkabilecek iki bölgeyi güvenle geçtik. Sırt K.Cebel
zirvesinin 100 metre kadar altındaydı. Ve bu sırtın arkasına baktığımızda tam
üç gündür ulaşmaya çalıştığımız kışın hiç bir dağcının ayak
basmadığı (bildiğimiz kadarıyla) Kokorot Vadisi'ni seyrediyoruz. Üzerinde
bulunduğumuz geçidin Kokort Vadisine inen dev yüzünde yer yer tabakalar kopup
kaymış, bazı yerlerde ise çatlaklar gözüküyor. Üstelik kayalık olması gereken
yüzde nedense birkaç karaltı dışında taş, kaya namına pek fazla şey göremiyoruz.
İlerilere Vay Vay ve Boruklu zirvelerine baktığımızda ise her iki zirvenin de bembeyaz,
alabildiğine beyaz olduğunu fark ediyoruz. Bu kadar çok kar buraya nereden, nasıl
gelebilir? (Bu sorunun cevabını iki gün sonra alacaktık).
Gördüklerimiz endişe verici, hayır düzeltiyorum tam anlamıyla ürkütücüydü.
Birbirimize bir şey söylemesek de üçümüzde buraya kadar boşuna mı geldik diye
düşündük herhalde. "İneriz" dedim "çok da kötü değil",
"ineriz" dediler Alptekin ve Tunç "hiç de kötü değil". Hadi indik
diyelim Vay Vay'a çıkabilir miydik? Kimsenin ağzından bununla ilgili bir söz
çıkmadı. Problemleri sırayla aşmaya çalışıyorduk. Eğer Kokorot Vadisine
inebilirsek yarına daha çok zaman vardı.
Birkaç dakikada K.Cebel'in ilk kış çıkışını gerçekleştirmiş, zirvede
aşağıya inerken uygulayabileceğimiz taktikleri tartışıyorduk. Kuvvetli rüzgara
rağmen sıkıca giyinmiş bir saat kadar manzara seyredip fotoğraf çektik. Sulağan
Kaya, Cebel Başı, Gürtepe, Kaldı, Alaca, Vay Vay, Boruklu, H serisi zirveleri ve
uzaklarda Demirkazık..... Doyasıya seyrettik.
Kokorot Vadisi'ne inmeye başlıyoruz. Kar zaman zaman çok sert, zaman zamansa hiçbir
uyarı olmadan belimize kadar batıyor. Mümkün olduğunca tabakaların kaymış olduğu
yerlerden ilerliyoruz. Bu nispeten daha güvenli. Çığ riskinin fazla olduğunu
düşündüğümüz yerlerde iki kişi geride güvenli bir yerde bekleyip üçüncü kişi
önden ilerliyor. O güvenli bir noktaya ulaştığında ise diğer iki kişi sırayla
ilerliyor. Bu arada gözler sürekli riskli bölgeden geçen kişiyi izliyor her hangi bir
tersliğe karşı. Tek tek ve büyük adımlarla ilerleyerek 4-5 yan geçiş yapıyoruz.
Buraya kadar acele etmeden ve yolumuzu uzatmaktan çekinmeden en güvenli bölgelerde
ilerlediğimiz için problemlerle karşılaşmıyoruz. Ancak önümüze son bir etap
çıkıyor ki nasıl bir yol izleyeceğimiz konusunda uzun uzun düşünmek zorunda
kalıyoruz. Sonunda sırayla altımızdaki bir kaya bloğunun altına, orada
toplandıktan sonra ise sırayla dimdik aşağıya güvenli bölgeye geçmeye karar
veriyoruz. Önden ben ilerliyorum. Büyük ve hızlı adımlarla. 20 metre alçalarak
bir yan geçiş yaptıktan sonra kayanın altına ulaşıyorum. Tam güvendeyim derken 1-2
cm genişliğinde kısa bir çatlak fark ediyorum. Çatlak görünüşte korkunç değil
hatta büyük ihtimalle tehlikesiz ama kimse bunu bana garanti edemiyor ne yazık ki. Bir
diğer risk de çok yukarılardan sıcak nedeniyle kopup gelebilecek tabakalar. İyice
alçalmış olduğumuzdan çok daha yukarılardaki kar durumunu bilemiyoruz. Önce Tunç
sonra Alptekin çatlağa şöyle bir bakıp yanıma geldiler. Hareket sırası tekrar bana
geliyor, dimdik, koşar adımlarla aşağıya doğru iniyorum. Birkaç dakika sonra eğim
azalıyor, güvenli bir yere doğru ilerleyip Tunç ve Alptekin'in gelmelerini bekliyorum.
Hepimiz bir araya geldikten sonra düşmeye başlayan adrenalin seviyesinden olsa gerek
kendimizi yorgun hissetmeye başlıyoruz. Oysa birkaç dakika önce kesinlikle böyle bir
şey hissetmiyorduk. Sonunda Kokorot Vadisi'ndeyiz. Aldığımız risk çok fazla
sayılmazdı ( Daha fazla riski de göz göre göre almazdık zaten) ama o bile hormanal
dengemizle oynamaya yetmişti.
Bir saat kadar daha yürüyerek Boruklu Dağı'nın tam altına güzel genişçe bir
düzlüğe kamp kurmaya karar verdik. Tayyare Çukuruna gitmekten vazgeçmiştik; çünkü
daha önce planladığımız Vay Vay, Abdülmecit Doğru, Ortadağ, Boruklu traversi
mümkün gözükmüyor. Bu zirveleri birbirine bağlayan sırtlarda balkonlar ve kopup
ayrılmış düşmeye hazır tabakalar olduğunu geçitten görmüştük (Bırakın
bir traversi, bu zirvelerden herhangi birine çıkabileceğimiz bile şüpheli
gözüküyordu). Bu yüzden Vay Vay'a rahatça gidebileceğimiz, Boruklu ve Ortadağ'a
yakın, hava bozduğu takdirde kaçışın daha kolay olacağını düşündüğümüz bu
yeri seçmiştik. İş artık iyice ciddiye binmişti. Belki Vay Vay'a bile
çıkamayabilirdik. Üç gün boyunca yürünen bu kadar yol, çekilen güçlükler,
planlar, hayaller...
Tunç ve ben çadırı kuruyoruz, Alptekin'de kar duvarı için kar blokları kesiyor.
Çadırı sabitledikten sonra iki kişi kar duvarı örerken bir kişi de çadır içi
düzeni sağlıyor. Çadırımızı kurduğumuz zemin dümdüz ve buz. Burada
kaldığımız sürece rahat bir zeminde yatacağız anlamına geliyor ama diğer taraftan
da kar duvarı için taş gibi sert bloklar kesmek de demek. Bu sert karı kesmek yorucu
olduğu için bu işi sürekli olarak değişerek yapıyoruz. 40-45 dakika sonra kar
duvarı örme işimizi bitirip çadıra girdiğimizde bizde yorgunluktan bitmiştik
artık. Çadıra girer girmez ilk işimiz ocağı yakıp çay suyu koymak oluyor. Diğer
taraftan da kavurmalı bulgur için hazırlıklar yapıyoruz. Çadırda herkes hareket
halinde yemek, çay, giysilerin değiştirilmesi, fotoğraf makinelerinin soğuktan
etkilenmeyecek şekilde saklanması, uyku tulumlarının kompresyon torbalarından
çıkartılması gibi işlerin hepsini çayımız hazır olana kadar tamamlıyoruz.
Yemeğimizi de yedikten sonra ikinci çayımızı içip yanına kremalı bisküvi
açıyoruz. Biraz Sven, biraz sohbet, bol çay...
Kokorot Vadisi'ndeyiz, muhtemelen kışın buraya ulaşabilen ilk dağcı ekibi biziz.
Hiçbir yere çıkamasak bile bu çok önemli. En kötü ihtimalle bir ilk kış
çıkışı ve kış aylarında hiç yapılmamış bir Trans Toros yapmış olacağız
(Kendimizi avutuyormuyuz ne!). Gün boyu yaptığımız konuşmalar sonucu dönüşü Kokorot Vadisi'nden yapmaya karar veriyoruz. Gerçi şehir ayakkabılarımız
Salim abide kaldı ve Adana'da plastik ayakkabılarla dolaşmak zorunda kalacağız ama en
mantıklı yol bu gibi gözüküyor. Bugün indiğimiz yeri tekrar çıkmak hepimize çok
zor geliyor. Gerçi Karsantı'ya ulaşmak içinde en az 60 km yürümemiz gerekecek ama en
mantıklı yol yine de Köküt Yaylası üzerinden Karsantı'ya geçmek olarak
gözüküyor.
Yorgunluk, soğuk ve yarın yapacağımız Vay Vay zirvesi denemesi nedeniyle erken kalkma
zorunluluğu, erkenden yatmamıza neden oluyor. Yatmadan bir kez daha gökyüzüne göz
atıyoruz. Yıldızlar yine tüm berraklıklarıyla üzerimizdeler. Hava yarın
bozmamalı. Hepimiz bu temenniyle tulumlara gömülüyoruz.
<<<II. Bölüm>>>
|